Kobani Davası olarak bilinen 6-8 Ekim 2014 yılında Türkiye’nin dört bir yanında estirilen terör olaylarının azmettiricisi olarak yargılanan ve "silahlı terör örgütü kurma ve yönetme", "terör örgütü propagandası ", "halkı kin ve düşmanlığa tahrik " suçlarından toplam 42 yıl hapis cezasına çarptırılan eski HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 10 yıldır tutuklu bulunduğu cezaevinden Terörsüz Türkiye süreci hakkında bir yazı kaleme aldı.

KILIÇDAROĞLU’NU REDDETTİ

Terör suçundan yargılanması için Meclis’te yapılan dokunulmazlıklarının kaldırılması sırasında ‘evet’ oyu veren CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçen hafta cezaevinde kendisini ziyaret etme isteğini reddeden Demirtaş’ın kalemi aldığı ‘Az kaldı’ başlıklı yazısı özetle şöyle: 

Küresel düzeyde yaşanan ve kapitalizmin, emperyalizmin doğasına içkin olan krizlerle birlikte büyük bir hegemonya savaşı hem Ortadoğu’da hem Türkiye’de eskiye ait olan her şeyi yıkıyor ama Gramsci’nin deyimiyle “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için mücadele ediyor, şimdi canavarlar zamanı

Doğal olarak Türkiye de bu değişimden doğrudan etkilenen ülkelerin başında geliyor. Fakat Türkiye bu defa bu değişimi etkileme, yönetme ve yararlanma konusunda da kapasitesini artırmış bir ülke olarak öne çıkıyor.

TÜRK DEVLET AKLI BÖYLE ÇALIŞIYOR

Yürütülen çözüm süreci de bu yaklaşımın sonucunda ortaya çıkmış ve ana stratejiye katkı sunduğu, sunacağı açıkça belli olan önemli bir taktiktir. “Taktiktir” diyorum çünkü sürece yaklaşım konusunda yapılanlara, yapılmayanlara ve yapılacaklara bakınca sürecin devlet kanadında stratejik olarak ele alınmadığı rahatlıkla görülebiliyor. Devlet için ana strateji, küresel ve bölgesel değişim fırtınasından Türkiye’nin güçlenerek çıkmasını sağlamak. Türk devlet aklının bu şekilde çalışması normal.     

Öcalan’ın inisiyatif alması da şu ana kadar büyük katkılar sağladı. Ama burada ciddi bir eksik vardır ki o da bölgesel düzeyde Kürt-Türk ilişkilerinin stratejik düzeyde yeniden ele alınmamasıdır. Özellikle Suriye ve Irak’ta, Kürtlerle ilişkiler konusunda daha kucaklayıcı, oralardaki Kürtlerin hakkını, hukukunu gözeten yeni bir yaklaşım herkese daha çok kazandıracaktır.

Nitekim sürecin Kürtlere, 90 milyon yurttaşın özgürlüklerine, demokratik yaşamına, temel insan haklarına ve bunlarla doğrudan bağlantılı olarak refahına, ekonomisine ne kazandırdığını, ne kazandıracağını bilmiyoruz. Ne olması gerektiğini biliyoruz ama olup olmayacağını bilmiyoruz.

İşte sürecin en zayıf noktası, en tartışmalı kısmı burası. Türkiye Cumhuriyeti devleti, son yıllardaki savaş ve yıkım kasırgasından süreç sayesinde uzak durmayı başardı ki bu en büyük kazanımımızdır. Ama aynı süreçte mesela bir Kürt anne Meclis Komisyonunda Kürtçe konuşamadı, bir Kürt gazeteci üstünde Kürtçe yazı olan çantasıyla Meclis’e sokulmadı. İncitildiler, horlandılar. Eminim ki Sayın Devlet Bahçeli’nin haberi olsaydı kendisi bizzat Meclis’in giriş kapısına giderdi ve üstünde bin yıllık kardeşlerinin ana dilinde yazı olan çantayı alır, Kürt gazetecinin de elinden tutup “Gel kardeşim, burası senin meclisindir. Kimse senin anadilini engelleyemez, yasaklayamaz.  Artık eski zihniyetleri gömdük, yeni bir kardeşlik ruhuyla el ele, gönül gönüle beraberce yürüyeceğiz” derdi. Ve eminim çok çok şey bir anda değişir, gereksiz bir sürü tabu, korku yıkılır, tuzla buz olurdu. Bu konuda geç kalınmış da sayılmaz.