Mahmut Çelik'in son olarak Kaleme aldığı O yazı
Aklını kullanarak nefsine hâkim olabilen, dünyanın geçici zevk ve eğlencelerine kendini kaptırmayan kişiyse dünyada kazandığı gibi ahirette de kazanacaktır. Çünkü dünya hayatı kısa, zevk ve sefa geçici, ahiret ise sonsuz ve her şeyiyle gerçektir. Akıllı kişi hangisini seçer?
MÜBÂREK Ramazan ayı gelmişken, belki bir uyanışa vesile olur diye, bu yazıyı kaleme alalım istedim. Çünkü her geçen gün savruluyoruz. “Geldik, gidiyoruz” derken, hayat mücadelesi içerisinde ahireti kaçırıyoruz. Mevlâ’nın bizden istediğini bir türlü anlamıyoruz. O’nun rızasının hangi meşgalelerde olduğunu unutuyoruz.
Ne yazık ki, daha fazla dünya nimeti için namazı jimnastik, orucu açlık ve zayıflamak sporu hâline getirip seslendirenlere şahit olmaya başladık. 30-40 yıl önce böyle bir sesi bu toplumdan duyabilir miydik? Dedim ya, savruldukça savruluyor, aslımızı inkâr ediyor, ruhumuzu kaybediyor, ahireti kaçırıyor ve bu dünyanın fâni olduğunu unutuyoruz. Baksanıza toplum olarak geldiğimiz hâle!
Ahlâk erozyonuna tutulmuş bir toplum olup çıktık. Uyuşturucudan kara paraya, dolandırıcılıktan soyguna, fuhuştan yasadışı bahise kadar hangi pislik varsa, hiç olmadığı kadar karşımıza çıkar oldu. Kimi örnek alacağımızı unuttuk, rüzgârın ardında savrulan yaprak misali savrulup duruyoruz.
Bizi var eden bütün millî ve manevî kimlik kaynaklarımızı terk eder olduk. Peki, neden?
Abdal Musa, içinde bulunduğumuz hâle nazire edercesine bakınız neyi anlatıyor: “Kim ne bilir bizi nice soydanız/ Ne zerrece oddan, ne hod sudanız/ Bizim meftûnumuz mârifet söyler/ Biz Horasan mülkündeki boydanız/ Yedi deniz bizim keşkülümüzde/ Hacı’m ummân ise, biz de göldeniz/ Hızır İlyas bizim yoldaşımızdır/ Ne zerrece günden, ne hod aydanız/ Yedi Tamu bize nevbahâr oldu.// Sekiz Uçmak içindeki köydeniz/ Bizim zahmımıza merhem bulunmaz/ Biz kader okunda gizli yaydanız/ Tûr’da Mûsâ durup münâcât eyler/ Neslimizi sorar isen Hoy’danız/ Abdal Musa oldum geldim cihâna/ Ârif anlar bizi, nice soydanız…”
Bakmayın şimdiki hâlimize; yenildik ve yenilgilerimiz sonucu değerlerimizi, doğrularımızı, sırrımızı, hakikati, soyumuzu unutur hâle geldik. Yenilgilerden ve geçici başarısızlıklardan dolayı küçümser olduk nice varlığımıza anlam katan sır içindeki sırrı, yol içindeki yolu. Abdal Musa Sultan gibi erenlerin işaret ettiği gibi, yoldaşımız Hızır İlyas idi. Yoldaşı Hızır İlyas olana darlık, zorluk, sıkıntı, başarısızlık, yokluk olur mu? Olmaz. Ancak Hızır İlyas’ın bize yoldaşlık etmesi için bizim o ham ervahlıktan çıkıp insan-ı kâmil olmamız gerekiyor. Bu hâlimizle yani değerlerimizi, doğrularımızı, inancımızı, geleneklerimizi, aslımızı inkâr etmekle, bunları küçük görüp başkalarının geçici başarılarına kanarak ve onların maddî güçlerine imrenerek onları taklit ettiğimizde mümkün değil o hâle ermek.
Hızır İlyas’ı bırakalım, sıradan varlıklar bile bize yoldaşlık etmezler. Etmedikleri gibi, selâmlarını bile esirgerler. Bu yüzden kendimizi bileceğiz. Bilmiyorsak, bilmeye çalışacağız. Öyle kolay ve basit bir şekilde bugünlere gelmedik. Hele tesadüfler veya şans eseri hiç gelmedik. Hâlâ varlığımızı koruyorsak -ve gelecekte de koruyacaksak-, demek ki temelimiz sağlam, mayamız halis. Temel sağlam, mayamız hakikî olmasaydı, yani erenlerin deyimiyle “Gürûh-u Naciye”den olmasaydık, çoktan yeryüzünden silinip giderdik. Zira bunun için tâ Âdem Ata’dan gelecek çağlara değin bize karşı amansız bir karşıtlık ve düşmanlık var. Çünkü biz hakkın ve hakikatin susturulmaz sesi, engellenemez yansıması, boyun eğdirilmez gerçeğiyiz. Yenilgilerimiz ve başarısızlıklarımız sonucunda nicelik bakımından varlığımız, olması gerekenin altındadır. Ama nitelik olarak, gökteki yıldızlar gibi ışık olmaya devam ediyoruz.
Hepimiz mi böyleyiz? Elbette hayır. İşte zaten burada eleştirdiğimiz de bu gerçeklikten bîhaber olanların varlığı. Köken olarak bizlerle aynı atmosferde, bu değerlerin ve doğruların yaşandığı, yaşatılmaya çalışıldığı bir çevrede dünyaya gelmiş olmalarına rağmen amansız karşıtlığın ve daha başka faktörlerin de etkisiyle yeteri kadar gerçekliği kavrayamayıp inkâra kalkışanlaradır sözlerimiz. Bizden ziyade, erenlerin sözleridir. Biz sadece anlaşılır şekilde anlatmaya çalışan aktarıcılarız. Zaten Abdal Musa Sultan gibi erenlerimizin sözlerinin üzerine söz söylemek, boyumuzu aşar. Onun dile getirip yaşamıyla ortaya koyduğu gibi, biz de çağın fakiri ve garibanı olalım.
Ancak gerçeğimizin farkına varabilir ve değerlerimizi anlayıp özümsersek, tıpkı Kaygusuz Abdal’da olduğu gibi, nice bey oğlu beye yol gösteririz.
Hakkını vermek
Başta belirtmiştik, hazır Ramazan ayı gelmişken muhasebe etmek iyi olur: Hangimiz Mevlâ’mıza hakkını vererek namaz kılıyor; tadil-i erkâna uygun, sûreleri yutmadan, telaşla yatıp kalkmadan ibadetin gereğini yapıyor, düşünelim. Hepimiz orucumuzu bir gözden geçirelim… Yok birbirimizden farkımız.
Yıllardır oruç tutarız da, var mı içimizde Hazreti Davud’un sistemiyle oruç tutmaya niyetlenen? Bilir miyiz “Davud orucu” nedir?
Bir gün oruç tutup bir gün tutmamaya “Davud orucu” denir. Bu ismin veriliş nedeni, Hazreti Davud’un bu şekilde oruç tutmuş olmasıdır. Bu oruca söz konusu ismi bizzat Peygamber Efendimiz (sav) vermiş ve faziletini şöyle belirtmiştir: “En faziletli oruç, Davud’un tuttuğu oruçtur; o bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı.”
Yine Hazreti Peygamber (sav), “Allah’ın en sevdiği oruç, Davud Peygamber’in orucudur”buyurmuştur.
Bu kadar güzel deliller olmasına rağmen sadece Ramazan’ı bekliyor ve alelacele yapılan şatafatlı sahur ve iftarlarla İslâm’ın önemli bir şartını yerine getirdiğimizi düşünüyoruz. İnşallah cömert olan Mevlâ, bize insaf eder ve oruçlarımız dergâhında kabul eder. O, bizi sınamak için bazen küçük, bazen büyük musibetler veriyor, hastalıklar geçiriyoruz. Bu anlarda hangimiz Hazreti Eyyub gibi sabredebiliyoruz? O namaza durduğu zaman dünya ile alâkasını tamamen keser, Hakk Teâlâ’dan başka bir şey düşünmezdi. Hakk Teâlâ onun ibadet ve taatteki sabrını övünce, yerde ve gökte bulunan bütün melekler ziyaretine geldiler. Şeytan, Eyyub Peygamber’i kıskanarak Hakk Teâlâ’ya niyazda bulundu: “Ya Rab, bu kuluna ne izzet verdin de melekler onu ziyarete geliyor?”
Allah, “Eyyub, Benim sabırlı kulumdur. Sabırlı kullarıma böyle ikramlar da azdır”buyurdu. “Ya Rab” dedi şeytan, “Onun sabırlı olup olmadığı benim tecrübeme bağlıdır. İzin ver de ben onu bir tecrübe edeyim”. “Ey mel’un, haydi tecrübe et!” buyurdu Allah. Hadis-i şerifte buyuruldu ki, “Şüphe edilen altının ateşle muayene edildiği gibi, insanlar da dert ve belâ ile imtihan olur” (Taberanî). Şeytan bu izin üzerine, Eyyub Peygamber’in yanına gitti. Sabrını taşırıp yoldan çıkarmak için önce malına el uzattı. Dağda otlayan bütün koyun ve keçilerini onun yanına geldi de onu yine secdede buldu. Dedi ki: “Ya Eyyub, sen hâlâ ibadetle meşgulsün. Hâlbuki Rabbin sana hışmetti. Bütün davarını kırıp geçirdi. Ona hâlâ ibadet mi ediyorsun?” Hazreti Eyyub, namazını bitirip selâm verdikten sonra buyurdu ki, “Davarın hepsinin helak olduğunu söylüyorsun. Onlarla benim ne alâkam vardır? Ben sadece aciz bir kulum, köleyim. Kölenin nesi olur? Bütün mal ve mülk efendinindir. Efendi Kendi davarını helak etmişse, bana ne? Ben kulum, kulluğumu bilirim”.
Günahlarımızla zayıflayan ancak duayla güçlenebilecek zavallı birer kuluz biz. Ama ellerimizi açıp Mevlâ’dan isteyeceklerimiz için en yakın olduğumuz anda bile koşarak dünyaya geri dönüyor, televizyona dalıyor, sosyal medyada dolaşıyoruz.
Eyyub Peygamber tekrar ibadete başlayınca, şeytan perişan oldu ve bu sefer Peygamber’in evladına el attı. On çocuğunun hepsini öldürüp tekrar yanına geldi. Dedi ki, “Ya Eyyub, yaptığın ibadetlerin, Hakk katında bir sineğin kanadı kadar kıymeti yok. Rabbin sana gazap etti, bütün çocuklarını öldürdü”. “Çocuklarımın benimle ne ilgisi var?” dedi Peygamber, “Yaratan, can veren, yaşatan, öldüren O’dur. Hüküm yalnız Kahhar olan Allah’ındır”. Sonra tekrar namaza durdu. Şeytan umduğunu bulamayınca çok üzüldü. Hakk Teâlâ’ya niyaz etti: “Ya Rab, Eyyub kulunu çok sabırlı buldum. Mallarını ve evlatlarını helak ettiğim hâlde gönlünü Senden alamadım. Müsaade buyur da bir de gidip elimi Eyyub’un vücuduna süreyim, onu hastalandırayım. Bakalım bu sefer sabredebilecek mi?”
Şeytan, Eyyub Peygamber’in secdede iken burnundan üfledi. Bütün vücudu eridi. Zehirli bir yılan sokmuş gibi oldu. Her tarafı yara oldu.
Buna rağmen bir defa inleyip sızlamadı. Şeytan bir doktor şeklinde gelip, “Bir sıkıntın varsa söyle, hemen tedavi edeyim” dedi. Fakat o sıkıntısını belli etmedi, hâlinden şikâyet etmedi. Yedi yıl hasta yattı, yine de gücünün yettiği nispette Rabbine ibadet etti. Allah-u Teâlâ’dan ümidini kesmeyip sabrederek imtihandan başarıyla çıkınca, bütün malı ve evladı tekrar kendisine verildi.
Allah-u Teâlâ, sabredenlerle beraberdir. O’nun kaza ve kaderine sabredenler sonsuz nimetlere kavuşurlar. Kur’ân-ı Kerim’de mealen buyurulur ki, “Sabredenlere mükâfatlar hesapsız verilecektir” (Zümer, 10). Hadis-i şerif ise şöyle: “(Allah-u Teâlâ buyurdu ki, ‘Kimin bedenine, evlâdına veya malına bir musibet gelir de o da sabr-ı cemil gösterirse, kıyamette ona hesap sormaya hayâ ederim.”
Koşa koşa kıldığımız namaz bitiyor, tesbih vakti herkes yine koşarak kapıya yöneliyor. Peki, eksikliklerini telâfi etmeye, af istemeye ihtiyacı yok mu insanın? Hazreti Yunus gibi olma fırsatın varken, bu telaş niye? Saffat Sûresi’nin 143 ve 144’üncü ayetlerinde, “Eğer o, Allah’ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı: ‘Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.’”
Hazreti Yunus o dehşetli ve çaresiz hâldeyken bu duayı ederek Allah’ın inayet ve yardımına mazhar oldu. Bu hâdisede onun hayatına kasteden üç dehşetli düşmanı var: Fırtınalı gece, dalgalı deniz ve milyonlarca balıktan bir balık. O, düştüğü bu elim durumdan kurtulmanın tek çaresi olarak, her şeye gücü yeten ve her şeye hükmü geçen Cenab-ı Hakk’a dua ve niyazda bulundu. Zira onu balığın karnından sahil-i selâmete çıkaracak Zât, ancak fırtınalı havayı dindirecek, hükmü karanlıklı geceye ve engin okyanusa geçecek, her şeyi kabza-yı tasarrufunda tutacak sonsuz kudret sahibi olabilir. Biz Hazreti Yunus’un vaziyetinden daha kötü bir vaziyetteyiz. Öyleyse tesbihat ve duaya daha çok muhtaç değil miyiz? Biz sürekli tökezleyen kullar değil miyiz?
Günahlarımızla zayıflayan ancak duayla güçlenebilecek zavallı birer kuluz biz. Ama ellerimizi açıp Mevlâ’dan isteyeceklerimiz için en yakın olduğumuz anda bile koşarak dünyaya geri dönüyor, televizyona dalıyor, sosyal medyada dolaşıyoruz. Ey gafil, aç ellerini ve En Yakınından iste hayırlısını, sıkıntının çözümünü!
Evde, işte, sosyal hayatta bir ömrü tüketiyoruz. Yaşayanlar arasında bizi öne çıkaracak ve Mevlâ’nın gözünde yükseltecek insanî bazı özelliklere sahip olmanın gerektiğini unuttuk. Makam ve para hırsı, saygın ve seçkin bir kişi olmanın önüne geçti. Rızkın peşinde azimli ve kararlı bir şekilde çalışmakta sorun yok, ancak beraber olduğumuz kişilere karşı sakin, bağışlayıcı ve güler yüzlü, onların hatalarını kabul edip düzeltmeleri için destek olamıyorsak, beraber hayata ortak olmanın ne anlamı kalır?
Sözler veriyoruz, tutuyor muyuz? Bu konuda ne kadar hassasız? Meselâ randevularımıza zamanında gidiyor muyuz? Örneğin bir esnafsak, verdiğimiz ürün hakkındaki teslim tarihine ne kadar uyuyoruz? Yoksa bunlar önemli değil de ticaret böyle mi olur? Evimize götürdüğümüz rızkı kirletiyor muyuz? Mevlâ’nın sözünü tutmayanlardan razı olması, O’nun rızası olmadan kazanılan paranın helâl olması mümkün mü? Kur’ân’da açıkça buyuruluyor: “Kim sözünde durur, günah ve haksızlıktan sakınırsa, şüphesiz ki Allah takvâ sahiplerini sever.” (Âl-i İmran, 76)
Ya sözünden emin olunan Efendimiz (sav), ümmetine nasıl bir mesaj göndermişti? “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, emin görüldüğü zaman, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder ve söz verdiğinde sözünden cayar.”
Soralım kendimize, mümin miyiz, yoksa bunlar bizi mi anlatıyor?
Helâl yaşamak
İşimizde, evde ve sosyal hayatımızda disiplinli bir şekilde çalışmamız gerekir. Gönüllü işlerde dahi bir disiplin içerisinde olmak önemli. Gönüllü iş, gönlünce iş değildir. Hedef başarmak olsa da bu yolda çıkabilecek sorunlara karşı tedbiri elden bırakmayan, iyiyi kötüyü birbirinden ayırabilen, tecrübesini beraber olduklarının istifadesine sunmaktan geri durmayan bir kulsak, Mevlâ’nın hoşuna giden yoldayız demektir.
Yüreğinde merhamet olmayan Müslümanın kendisini derin şekilde sorgulaması gerekir. Bir adam, yanındaki çocukla Hazreti Peygamber’e (sav) geldi. Çocuğu bağrına basıyordu. Efendimiz (sav), “Ona karşı merhametlisin, değil mi?” diye sorunca, adam “Evet” dedi. Bunun üzerine Peygamber (sav), “Allah, ona karşı senden çok daha merhametlidir. O, merhametlilerin en merhametlisidir” buyurdu (Buhârî, Edebü’l-Müfred, 137).
Yine Efendimiz, “Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine şefkat göstermede tek bir vücut gibidir. O vücudun bir organı acı çektiğinde, bedenin diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşırlar” (Müslim, Birr ve Sıla, 66; Buhârî, Edeb, 27) buyurur. Bu kadar net ve açık deliller varken, hâlâ kalbimizde kin ve nefretle mi yaşayacağız?
Ey kardeşim, unutma; hüznün varsa, onu giderecek namaz var. Kalbin kırıksa, onu onaracak Kur’ân var. Gönlün daralıyorsa, onu sona erdirecek tövbe ve istiğfar var. Geleceğe dair temennilerin varsa, onlara kavuşabilmek için dua var. Dünyada istediklerini elde edemezsen, sabredenlere sonsuz Cennet var.
Karıncaya sormuşlar “Nereye gidiyorsun?” diye. “Hacca gidiyorum” demiş. “Bu hızla ölsen de varamazsın” denince cevap vermiş: “Varamasam da yolunda ölürüm.”
Bütün mesele budur!
Dünya deyip geçmeyin. Hak yolda ne gerekiyorsa elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışalım. Şeyh Galib der ki, “Nush ise eğer budur mezâkı/ Dünya fani, ahiret bâki/ Olsa ne kadar harab ü mağuş/ Yokdur bunu bir işitmedik gûş”.
Titreyip kendimize gelelim. Devran dönüyor, dünya kimseye kalmıyor. Musalla taşına yatırıldığımız zaman imam efendi hiçbir ayrım yapmıyor. Zenginmiş, fakirmiş, ünlüymüş, ünsüzmüş diye bakmıyor. Namaza “Er” ya da “Hatun kişi niyetine” diye başlıyor. Bu dünya hayatı sadece bir eğlence, bir oyundan ibaret: “Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince… Asıl hayat odur. Keşke bunu bilselerdi!” (Ankebût, 64)
İnsan nefis sahibi. Akıl gibi üstün bir nimet de verilmiş kendisine. Nefsine yenik düşerek, onun istek ve arzularına boyun eğerek hayat süren kişi, dünyada mutlu ve kazançlı gibi görünse de ahirette kazançlı çıkamayacaktır. Aklını kullanarak nefsine hâkim olabilen, dünyanın geçici zevk ve eğlencelerine kendini kaptırmayan kişiyse dünyada kazandığı gibi ahirette de kazanacaktır. Çünkü dünya hayatı kısa, zevk ve sefa geçici, ahiret ise sonsuz ve her şeyiyle gerçektir. Akıllı kişi hangisini seçer?
Ne diyor Yunus? “Mal sahibi, mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi?/ Mal da yalan, mülk de yalan/ Var, biraz da sen oyalan.”
Hayırlı Ramazanlar Dostlar
Mahmut Çelik Yazdı ; Nasıl bir kul olmalı?
Son zamanlar'da kaleme aldığı makaleler ile gündeme damgasını vuran Mahmut Çelik'ten okunası bir makale
Mahmut Çelik'in son olarak Kaleme aldığı O yazı
Aklını kullanarak nefsine hâkim olabilen, dünyanın geçici zevk ve eğlencelerine kendini kaptırmayan kişiyse dünyada kazandığı gibi ahirette de kazanacaktır. Çünkü dünya hayatı kısa, zevk ve sefa geçici, ahiret ise sonsuz ve her şeyiyle gerçektir. Akıllı kişi hangisini seçer?
MÜBÂREK Ramazan ayı gelmişken, belki bir uyanışa vesile olur diye, bu yazıyı kaleme alalım istedim. Çünkü her geçen gün savruluyoruz. “Geldik, gidiyoruz” derken, hayat mücadelesi içerisinde ahireti kaçırıyoruz. Mevlâ’nın bizden istediğini bir türlü anlamıyoruz. O’nun rızasının hangi meşgalelerde olduğunu unutuyoruz.
Ne yazık ki, daha fazla dünya nimeti için namazı jimnastik, orucu açlık ve zayıflamak sporu hâline getirip seslendirenlere şahit olmaya başladık. 30-40 yıl önce böyle bir sesi bu toplumdan duyabilir miydik? Dedim ya, savruldukça savruluyor, aslımızı inkâr ediyor, ruhumuzu kaybediyor, ahireti kaçırıyor ve bu dünyanın fâni olduğunu unutuyoruz. Baksanıza toplum olarak geldiğimiz hâle!
Ahlâk erozyonuna tutulmuş bir toplum olup çıktık. Uyuşturucudan kara paraya, dolandırıcılıktan soyguna, fuhuştan yasadışı bahise kadar hangi pislik varsa, hiç olmadığı kadar karşımıza çıkar oldu. Kimi örnek alacağımızı unuttuk, rüzgârın ardında savrulan yaprak misali savrulup duruyoruz.
Bizi var eden bütün millî ve manevî kimlik kaynaklarımızı terk eder olduk. Peki, neden?
Abdal Musa, içinde bulunduğumuz hâle nazire edercesine bakınız neyi anlatıyor: “Kim ne bilir bizi nice soydanız/ Ne zerrece oddan, ne hod sudanız/ Bizim meftûnumuz mârifet söyler/ Biz Horasan mülkündeki boydanız/ Yedi deniz bizim keşkülümüzde/ Hacı’m ummân ise, biz de göldeniz/ Hızır İlyas bizim yoldaşımızdır/ Ne zerrece günden, ne hod aydanız/ Yedi Tamu bize nevbahâr oldu.// Sekiz Uçmak içindeki köydeniz/ Bizim zahmımıza merhem bulunmaz/ Biz kader okunda gizli yaydanız/ Tûr’da Mûsâ durup münâcât eyler/ Neslimizi sorar isen Hoy’danız/ Abdal Musa oldum geldim cihâna/ Ârif anlar bizi, nice soydanız…”
Bakmayın şimdiki hâlimize; yenildik ve yenilgilerimiz sonucu değerlerimizi, doğrularımızı, sırrımızı, hakikati, soyumuzu unutur hâle geldik. Yenilgilerden ve geçici başarısızlıklardan dolayı küçümser olduk nice varlığımıza anlam katan sır içindeki sırrı, yol içindeki yolu. Abdal Musa Sultan gibi erenlerin işaret ettiği gibi, yoldaşımız Hızır İlyas idi. Yoldaşı Hızır İlyas olana darlık, zorluk, sıkıntı, başarısızlık, yokluk olur mu? Olmaz. Ancak Hızır İlyas’ın bize yoldaşlık etmesi için bizim o ham ervahlıktan çıkıp insan-ı kâmil olmamız gerekiyor. Bu hâlimizle yani değerlerimizi, doğrularımızı, inancımızı, geleneklerimizi, aslımızı inkâr etmekle, bunları küçük görüp başkalarının geçici başarılarına kanarak ve onların maddî güçlerine imrenerek onları taklit ettiğimizde mümkün değil o hâle ermek.
Hızır İlyas’ı bırakalım, sıradan varlıklar bile bize yoldaşlık etmezler. Etmedikleri gibi, selâmlarını bile esirgerler. Bu yüzden kendimizi bileceğiz. Bilmiyorsak, bilmeye çalışacağız. Öyle kolay ve basit bir şekilde bugünlere gelmedik. Hele tesadüfler veya şans eseri hiç gelmedik. Hâlâ varlığımızı koruyorsak -ve gelecekte de koruyacaksak-, demek ki temelimiz sağlam, mayamız halis. Temel sağlam, mayamız hakikî olmasaydı, yani erenlerin deyimiyle “Gürûh-u Naciye”den olmasaydık, çoktan yeryüzünden silinip giderdik. Zira bunun için tâ Âdem Ata’dan gelecek çağlara değin bize karşı amansız bir karşıtlık ve düşmanlık var. Çünkü biz hakkın ve hakikatin susturulmaz sesi, engellenemez yansıması, boyun eğdirilmez gerçeğiyiz. Yenilgilerimiz ve başarısızlıklarımız sonucunda nicelik bakımından varlığımız, olması gerekenin altındadır. Ama nitelik olarak, gökteki yıldızlar gibi ışık olmaya devam ediyoruz.
Hepimiz mi böyleyiz? Elbette hayır. İşte zaten burada eleştirdiğimiz de bu gerçeklikten bîhaber olanların varlığı. Köken olarak bizlerle aynı atmosferde, bu değerlerin ve doğruların yaşandığı, yaşatılmaya çalışıldığı bir çevrede dünyaya gelmiş olmalarına rağmen amansız karşıtlığın ve daha başka faktörlerin de etkisiyle yeteri kadar gerçekliği kavrayamayıp inkâra kalkışanlaradır sözlerimiz. Bizden ziyade, erenlerin sözleridir. Biz sadece anlaşılır şekilde anlatmaya çalışan aktarıcılarız. Zaten Abdal Musa Sultan gibi erenlerimizin sözlerinin üzerine söz söylemek, boyumuzu aşar. Onun dile getirip yaşamıyla ortaya koyduğu gibi, biz de çağın fakiri ve garibanı olalım.
Ancak gerçeğimizin farkına varabilir ve değerlerimizi anlayıp özümsersek, tıpkı Kaygusuz Abdal’da olduğu gibi, nice bey oğlu beye yol gösteririz.
Hakkını vermek
Başta belirtmiştik, hazır Ramazan ayı gelmişken muhasebe etmek iyi olur: Hangimiz Mevlâ’mıza hakkını vererek namaz kılıyor; tadil-i erkâna uygun, sûreleri yutmadan, telaşla yatıp kalkmadan ibadetin gereğini yapıyor, düşünelim. Hepimiz orucumuzu bir gözden geçirelim… Yok birbirimizden farkımız.
Yıllardır oruç tutarız da, var mı içimizde Hazreti Davud’un sistemiyle oruç tutmaya niyetlenen? Bilir miyiz “Davud orucu” nedir?
Bir gün oruç tutup bir gün tutmamaya “Davud orucu” denir. Bu ismin veriliş nedeni, Hazreti Davud’un bu şekilde oruç tutmuş olmasıdır. Bu oruca söz konusu ismi bizzat Peygamber Efendimiz (sav) vermiş ve faziletini şöyle belirtmiştir: “En faziletli oruç, Davud’un tuttuğu oruçtur; o bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı.”
Yine Hazreti Peygamber (sav), “Allah’ın en sevdiği oruç, Davud Peygamber’in orucudur”buyurmuştur.
Bu kadar güzel deliller olmasına rağmen sadece Ramazan’ı bekliyor ve alelacele yapılan şatafatlı sahur ve iftarlarla İslâm’ın önemli bir şartını yerine getirdiğimizi düşünüyoruz. İnşallah cömert olan Mevlâ, bize insaf eder ve oruçlarımız dergâhında kabul eder. O, bizi sınamak için bazen küçük, bazen büyük musibetler veriyor, hastalıklar geçiriyoruz. Bu anlarda hangimiz Hazreti Eyyub gibi sabredebiliyoruz? O namaza durduğu zaman dünya ile alâkasını tamamen keser, Hakk Teâlâ’dan başka bir şey düşünmezdi. Hakk Teâlâ onun ibadet ve taatteki sabrını övünce, yerde ve gökte bulunan bütün melekler ziyaretine geldiler. Şeytan, Eyyub Peygamber’i kıskanarak Hakk Teâlâ’ya niyazda bulundu: “Ya Rab, bu kuluna ne izzet verdin de melekler onu ziyarete geliyor?”
Allah, “Eyyub, Benim sabırlı kulumdur. Sabırlı kullarıma böyle ikramlar da azdır”buyurdu. “Ya Rab” dedi şeytan, “Onun sabırlı olup olmadığı benim tecrübeme bağlıdır. İzin ver de ben onu bir tecrübe edeyim”. “Ey mel’un, haydi tecrübe et!” buyurdu Allah. Hadis-i şerifte buyuruldu ki, “Şüphe edilen altının ateşle muayene edildiği gibi, insanlar da dert ve belâ ile imtihan olur” (Taberanî). Şeytan bu izin üzerine, Eyyub Peygamber’in yanına gitti. Sabrını taşırıp yoldan çıkarmak için önce malına el uzattı. Dağda otlayan bütün koyun ve keçilerini onun yanına geldi de onu yine secdede buldu. Dedi ki: “Ya Eyyub, sen hâlâ ibadetle meşgulsün. Hâlbuki Rabbin sana hışmetti. Bütün davarını kırıp geçirdi. Ona hâlâ ibadet mi ediyorsun?” Hazreti Eyyub, namazını bitirip selâm verdikten sonra buyurdu ki, “Davarın hepsinin helak olduğunu söylüyorsun. Onlarla benim ne alâkam vardır? Ben sadece aciz bir kulum, köleyim. Kölenin nesi olur? Bütün mal ve mülk efendinindir. Efendi Kendi davarını helak etmişse, bana ne? Ben kulum, kulluğumu bilirim”.
Günahlarımızla zayıflayan ancak duayla güçlenebilecek zavallı birer kuluz biz. Ama ellerimizi açıp Mevlâ’dan isteyeceklerimiz için en yakın olduğumuz anda bile koşarak dünyaya geri dönüyor, televizyona dalıyor, sosyal medyada dolaşıyoruz.
Eyyub Peygamber tekrar ibadete başlayınca, şeytan perişan oldu ve bu sefer Peygamber’in evladına el attı. On çocuğunun hepsini öldürüp tekrar yanına geldi. Dedi ki, “Ya Eyyub, yaptığın ibadetlerin, Hakk katında bir sineğin kanadı kadar kıymeti yok. Rabbin sana gazap etti, bütün çocuklarını öldürdü”. “Çocuklarımın benimle ne ilgisi var?” dedi Peygamber, “Yaratan, can veren, yaşatan, öldüren O’dur. Hüküm yalnız Kahhar olan Allah’ındır”. Sonra tekrar namaza durdu. Şeytan umduğunu bulamayınca çok üzüldü. Hakk Teâlâ’ya niyaz etti: “Ya Rab, Eyyub kulunu çok sabırlı buldum. Mallarını ve evlatlarını helak ettiğim hâlde gönlünü Senden alamadım. Müsaade buyur da bir de gidip elimi Eyyub’un vücuduna süreyim, onu hastalandırayım. Bakalım bu sefer sabredebilecek mi?”
Şeytan, Eyyub Peygamber’in secdede iken burnundan üfledi. Bütün vücudu eridi. Zehirli bir yılan sokmuş gibi oldu. Her tarafı yara oldu.
Buna rağmen bir defa inleyip sızlamadı. Şeytan bir doktor şeklinde gelip, “Bir sıkıntın varsa söyle, hemen tedavi edeyim” dedi. Fakat o sıkıntısını belli etmedi, hâlinden şikâyet etmedi. Yedi yıl hasta yattı, yine de gücünün yettiği nispette Rabbine ibadet etti. Allah-u Teâlâ’dan ümidini kesmeyip sabrederek imtihandan başarıyla çıkınca, bütün malı ve evladı tekrar kendisine verildi.
Allah-u Teâlâ, sabredenlerle beraberdir. O’nun kaza ve kaderine sabredenler sonsuz nimetlere kavuşurlar. Kur’ân-ı Kerim’de mealen buyurulur ki, “Sabredenlere mükâfatlar hesapsız verilecektir” (Zümer, 10). Hadis-i şerif ise şöyle: “(Allah-u Teâlâ buyurdu ki, ‘Kimin bedenine, evlâdına veya malına bir musibet gelir de o da sabr-ı cemil gösterirse, kıyamette ona hesap sormaya hayâ ederim.”
Koşa koşa kıldığımız namaz bitiyor, tesbih vakti herkes yine koşarak kapıya yöneliyor. Peki, eksikliklerini telâfi etmeye, af istemeye ihtiyacı yok mu insanın? Hazreti Yunus gibi olma fırsatın varken, bu telaş niye? Saffat Sûresi’nin 143 ve 144’üncü ayetlerinde, “Eğer o, Allah’ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı: ‘Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.’”
Hazreti Yunus o dehşetli ve çaresiz hâldeyken bu duayı ederek Allah’ın inayet ve yardımına mazhar oldu. Bu hâdisede onun hayatına kasteden üç dehşetli düşmanı var: Fırtınalı gece, dalgalı deniz ve milyonlarca balıktan bir balık. O, düştüğü bu elim durumdan kurtulmanın tek çaresi olarak, her şeye gücü yeten ve her şeye hükmü geçen Cenab-ı Hakk’a dua ve niyazda bulundu. Zira onu balığın karnından sahil-i selâmete çıkaracak Zât, ancak fırtınalı havayı dindirecek, hükmü karanlıklı geceye ve engin okyanusa geçecek, her şeyi kabza-yı tasarrufunda tutacak sonsuz kudret sahibi olabilir. Biz Hazreti Yunus’un vaziyetinden daha kötü bir vaziyetteyiz. Öyleyse tesbihat ve duaya daha çok muhtaç değil miyiz? Biz sürekli tökezleyen kullar değil miyiz?
Günahlarımızla zayıflayan ancak duayla güçlenebilecek zavallı birer kuluz biz. Ama ellerimizi açıp Mevlâ’dan isteyeceklerimiz için en yakın olduğumuz anda bile koşarak dünyaya geri dönüyor, televizyona dalıyor, sosyal medyada dolaşıyoruz. Ey gafil, aç ellerini ve En Yakınından iste hayırlısını, sıkıntının çözümünü!
Evde, işte, sosyal hayatta bir ömrü tüketiyoruz. Yaşayanlar arasında bizi öne çıkaracak ve Mevlâ’nın gözünde yükseltecek insanî bazı özelliklere sahip olmanın gerektiğini unuttuk. Makam ve para hırsı, saygın ve seçkin bir kişi olmanın önüne geçti. Rızkın peşinde azimli ve kararlı bir şekilde çalışmakta sorun yok, ancak beraber olduğumuz kişilere karşı sakin, bağışlayıcı ve güler yüzlü, onların hatalarını kabul edip düzeltmeleri için destek olamıyorsak, beraber hayata ortak olmanın ne anlamı kalır?
Sözler veriyoruz, tutuyor muyuz? Bu konuda ne kadar hassasız? Meselâ randevularımıza zamanında gidiyor muyuz? Örneğin bir esnafsak, verdiğimiz ürün hakkındaki teslim tarihine ne kadar uyuyoruz? Yoksa bunlar önemli değil de ticaret böyle mi olur? Evimize götürdüğümüz rızkı kirletiyor muyuz? Mevlâ’nın sözünü tutmayanlardan razı olması, O’nun rızası olmadan kazanılan paranın helâl olması mümkün mü? Kur’ân’da açıkça buyuruluyor: “Kim sözünde durur, günah ve haksızlıktan sakınırsa, şüphesiz ki Allah takvâ sahiplerini sever.” (Âl-i İmran, 76)
Ya sözünden emin olunan Efendimiz (sav), ümmetine nasıl bir mesaj göndermişti? “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, emin görüldüğü zaman, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder ve söz verdiğinde sözünden cayar.”
Soralım kendimize, mümin miyiz, yoksa bunlar bizi mi anlatıyor?
Helâl yaşamak
İşimizde, evde ve sosyal hayatımızda disiplinli bir şekilde çalışmamız gerekir. Gönüllü işlerde dahi bir disiplin içerisinde olmak önemli. Gönüllü iş, gönlünce iş değildir. Hedef başarmak olsa da bu yolda çıkabilecek sorunlara karşı tedbiri elden bırakmayan, iyiyi kötüyü birbirinden ayırabilen, tecrübesini beraber olduklarının istifadesine sunmaktan geri durmayan bir kulsak, Mevlâ’nın hoşuna giden yoldayız demektir.
Yüreğinde merhamet olmayan Müslümanın kendisini derin şekilde sorgulaması gerekir. Bir adam, yanındaki çocukla Hazreti Peygamber’e (sav) geldi. Çocuğu bağrına basıyordu. Efendimiz (sav), “Ona karşı merhametlisin, değil mi?” diye sorunca, adam “Evet” dedi. Bunun üzerine Peygamber (sav), “Allah, ona karşı senden çok daha merhametlidir. O, merhametlilerin en merhametlisidir” buyurdu (Buhârî, Edebü’l-Müfred, 137).
Yine Efendimiz, “Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine şefkat göstermede tek bir vücut gibidir. O vücudun bir organı acı çektiğinde, bedenin diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşırlar” (Müslim, Birr ve Sıla, 66; Buhârî, Edeb, 27) buyurur. Bu kadar net ve açık deliller varken, hâlâ kalbimizde kin ve nefretle mi yaşayacağız?
Ey kardeşim, unutma; hüznün varsa, onu giderecek namaz var. Kalbin kırıksa, onu onaracak Kur’ân var. Gönlün daralıyorsa, onu sona erdirecek tövbe ve istiğfar var. Geleceğe dair temennilerin varsa, onlara kavuşabilmek için dua var. Dünyada istediklerini elde edemezsen, sabredenlere sonsuz Cennet var.
Karıncaya sormuşlar “Nereye gidiyorsun?” diye. “Hacca gidiyorum” demiş. “Bu hızla ölsen de varamazsın” denince cevap vermiş: “Varamasam da yolunda ölürüm.”
Bütün mesele budur!
Dünya deyip geçmeyin. Hak yolda ne gerekiyorsa elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışalım. Şeyh Galib der ki, “Nush ise eğer budur mezâkı/ Dünya fani, ahiret bâki/ Olsa ne kadar harab ü mağuş/ Yokdur bunu bir işitmedik gûş”.
Titreyip kendimize gelelim. Devran dönüyor, dünya kimseye kalmıyor. Musalla taşına yatırıldığımız zaman imam efendi hiçbir ayrım yapmıyor. Zenginmiş, fakirmiş, ünlüymüş, ünsüzmüş diye bakmıyor. Namaza “Er” ya da “Hatun kişi niyetine” diye başlıyor. Bu dünya hayatı sadece bir eğlence, bir oyundan ibaret: “Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince… Asıl hayat odur. Keşke bunu bilselerdi!” (Ankebût, 64)
İnsan nefis sahibi. Akıl gibi üstün bir nimet de verilmiş kendisine. Nefsine yenik düşerek, onun istek ve arzularına boyun eğerek hayat süren kişi, dünyada mutlu ve kazançlı gibi görünse de ahirette kazançlı çıkamayacaktır. Aklını kullanarak nefsine hâkim olabilen, dünyanın geçici zevk ve eğlencelerine kendini kaptırmayan kişiyse dünyada kazandığı gibi ahirette de kazanacaktır. Çünkü dünya hayatı kısa, zevk ve sefa geçici, ahiret ise sonsuz ve her şeyiyle gerçektir. Akıllı kişi hangisini seçer?
Ne diyor Yunus? “Mal sahibi, mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi?/ Mal da yalan, mülk de yalan/ Var, biraz da sen oyalan.”
Hayırlı Ramazanlar Dostlar
YAŞAM Haberleri
22.03.2026 - 19:45
22.03.2026 - 19:16
22.03.2026 - 17:20
20.03.2026 - 18:34
20.03.2026 - 15:52
20.03.2026 - 15:33
20.03.2026 - 15:17
20.03.2026 - 13:22
01.03.2026 - 22:04
07.02.2026 - 12:34