Osmanlı'dan kopuş ne milletin iradesi olan Meclis'te vardı ne de Mustafa Kemal'de. Bunu ilk, 9 yaşındaki çocuk, "Dolmabahçe Sarayı Atatürk'ün evi mi? Neden orada öldü?" diye sorduğu zaman fark ettim...
Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında, Osmanlı Devleti’nin, işgal edilmemiş topraklarında görevli en kıdemli Paşa’sıydı. “Olağanüstü yetkilerle donatılmış Ordu Müfettişi” sıfatıyla gönderildi, Mustafa Kemal Anadolu’ya.
Anadolu’ya geçişteki asıl amacın yeni bir mücadele başlatmak ve işgale son vermek olduğunu işin içindeki herkes biliyordu.
Mustafa Kemal hiçbir zaman İstanbul ile bağını kopartmadı. Saray’ın onayı ve Osmanlı Devleti’nin bir temsilcisi olarak Anadolu’ya geldi. Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin tüm kurumları ve memurları ile çalıştı.
Görevinden istifa ettiği zaman bile İstanbul’da çalışan Meclisi Mebusan ile bağını hiç kopartmadı. Padişah’ın iradesinden uzak durduğu her yerde Meclis’in iradesine yakın oldu.
Osmanlı Devleti, uzun süren mücadele sonunda 1908’de ilan ettiği II. Meşrutiyet ile zaten yeni bir dönemi başlatmıştı. Bu Padişah’ın yetkisinin kısıtlandığı, asıl iradenin millette olduğu anlayışıydı. O dönem geliştirilen “Hakimiyet-i Milliye” kavramı tam da bunu anlatıyordu. Yönetme yetkisi Padişah’tan çıkıp milletin eline geçiyordu. Meclis ve Anayasa bunun araçlarıydı.
Mustafa Kemal Anadolu’da Erzurum ve Sivas Kongreleri ile milletin iradesini harekete geçirip milletten onay almaya çalışıyordu. Aslında kendisi de bu dönem milletin temsilcisi olmadığının farkındaydı. O yüzden “Heyet-i Temsiliye” kavramını öne çıkartıyor, Erzurum ve Sıvas’ta oluşan heyetler adına konuşabiliyordu.
Kendi başkanlığında toplanan bu heyetlerde alınan Misak-ı Milli kararlarını bir başka organa onaylatma ihtiyacı duydu. Milli Mücadelenin temel taşını oluşturan 6 maddelik bu milli sözleşme, İstanbul’daki Meclisi Mebusan tarafından onaylandı.
Mustafa Kemal sürekli irtibat halinde olduğu Osmanlı Devleti’nin en büyük karar organı olan Meclisi Mebusan’a bu kararları sundu. Osmanlı Mebusan Meclisi 28 Ocak 1920’de Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan Misak-ı Milli kararlarını onayladı. Bununla yetinmeyip bu kararların milletçe son haddine kadar tatbik edilmesini istedi.
Mustafa Kemal Osmanlı Meclisi’nin bu kararından sonra milli mücade için kendini yetkili gördü. O yetkiyi de milletten, Onun meclisi üzerinden aldığına inandı.
Ankara’da Toplanan Osmanlı Meclisi’ydi
Meclisi Mebusan bu karardan sonra İstanbul’da bir daha toplanamadı. İstanbul İşgal Kuvvetleri Komutan’ı Meclis’in çalışmasına izin vermedi. Bunun üzerine Mustafa Kemal Meclisi Mebusan üyelerini Ankara’ya çağırdı.
Osmanlı Devleti’nin Meclisi bu çağrıya uydu, İstanbul’u ve başka işgal toprakları kurtarmak üzere Ankara’da toplandı. İşgal bölgelerinden gelemeyen, tutuklanan milletvekillerinin yerine yenileri seçildi. Eksik bu yolla tamamlandı.
Ankara’da 23 Nisan 1920’de toplanan Büyük Millet Meclisi, aslında Osmanlı Devleti’nin Meclisi Mebusan’ından başka bir şey değildi. Mustafa Kemal o Meclis’in Reisi seçildi. Bakanlar o Meclis’e bağlı olarak çalıştılar.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla başlayan “Hakimiyet-i Milliye” kavramı, Meclis’in Ankara’ya taşınmasıyla devam etti.
Millet kendi iradesi ile mücadelesini verdi. Önce işgali sona erdirdi. Sonra da yeni bir Devlet kurma kararını verdi.
Aslında Cumhuriyet, bir kopuştan ziyade, sürekli kaybeden, küçülen Osmanlı’nın yeniden var olabilmek adına, 100 yılın sonunda bulduğu bir çözümdü.
Osmanlı’dan kopuş ne milletin iradesi olan Meclis’te vardı ne de Mustafa Kemal’de. Bunu ilk, 9 yaşındaki çocuk, “Dolmabahçe Sarayı Atatürk’ün evi mi? Neden orada öldü?” diye sorduğu zaman fark ettim.
Sonra Atatürk’ün, Ankara’dan İstanbul’a yeni Devletin Cumhur Reisi olarak ilk gelişinde, Dolmabahçe Sarayı’nda kardeşi Makbule Hanım’ın elini öperek karşıladığı fotoğrafı görünce inandım.