Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın, Yüksek Mahkeme'nin 46. Kuruluş yıldönümü dolayısıyla yaptığı konuşmanın tam metni;
Sayın Cumhurbaşkanım,
Anayasa yargısı alanında hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmek
bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve
hukuk devleti ilkelerini tüm kurum ve kurallarıyla toplumda
egemen kılmak amacıyla görev yapan Anayasa Mahkemesinin
46. Kuruluş Yıldönümü kutlama törenine katılmanızdan dolayı
size ve tüm konuklarımıza şükranlarımı sunuyorum.
Bu yılın Sempozyum konusu “Yeni Anayasa Arayışları ve Yargının
Konumu” dur. Anayasa tarihimizin başlangıcı olarak kabul edilen
Sened-i İttifak’tan bu yana iki asır geçmesine karşın, yeni anayasa
arayışlarımız hâlâ devam ediyor. Bunun temel nedeni, olağanüstü
dönemlerde yapılan anayasaların önceki dönemlere tepkide
aşırıya gidilmesi, siyasetin ve toplumun normalleşmesiyle birlikte,
yeni anayasa değişikliklerine ihtiyaç duyulmasıdır.
Anayasalar, devletlerin temel organlarının yetki ve görevlerini
tanımlayan; bu organların çalışma yöntemlerini, birbirleriyle olan
ilişkilerini, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini genel ilkeler çerçevesinde
düzenleyen; İktidarların gücünü bireyler lehine sınırlayan,
her türlü hukuk dışılığı engelleyen temel hukuk belgeleridir.
Yaşama hakkı başta olmak üzere insan hakları ve özgürlükleri
konusunda duyarlı ve kararlı, düşünce, inanç, kültür ve soy başka-
lıklarını gözetmeyen tüm farklılıklara saygılı özgürlükçü bir toplum
özlemi gittikçe yükselen bir değer olmuştur.
Demokratik, lâik, çoğulcu, katılımcı insan onuru ve hukukun
üstünlüğü temeline oturan, katı ideolojik dogmalardan arınmış,
değişime açık, toplumun değerleriyle bütünleşmiş ve uzlaştırıcı bir
anayasa özlemi tüm toplum kesimlerince dile getirilmektedir.
Türk toplumu demokrasiyi tüm siyasal eylemleriyle birlikte yaşamakta,
sosyal barışın vazgeçilmezinin lâiklik olduğunu görmekte,
her şeyden önemlisi tüm bireysel, toplumsal ve siyasal taleplerin bir
özgürlük sorunu olduğuna yönelik kültürün geliştiğine tanıklık etmektedir.
Bu hızlı dönüşüm içinde geleneksel, ideolojik ve metafizik
bağlarından kopan toplumda bireylerin kimlik arayışlarının ortaya
çıkması kaçınılmazdır. Dönüşüm hızla siyasal yapıyı da etkilemekte
ve onu zorlamaktadır. Yüzelli yıllık çağdaş uygarlık mücadelemiz,
toplumsal dönüşümün ancak ve ancak çağdaş batılı değerler paralelinde,
tek meşruiyet kaynağı özgürlükler olan demokratik, lâik
ve sosyal hukuk devletine ulaşılmasıyla ileri bir düzeye taşınabileceğini
göstermektedir. Demokratikleşerek özgürlükçü bir düzene
doğru gitmediği sürece, siyasal yapının toplumsal dönüşüme cevap
verebilmesi olanaksızdır. İç barış, toplumun yalnızca demokratik
kültüre sahip olmasıyla değil, siyasetin ve bürokrasinin demokratik
bir kültürü içselleştirmesiyle sağlanabilir.
Bürokratik yapıyı özgürlükçü demokratik işleyişe engel olmaktan
çıkarıp, ulusun demokratik iradesinin gerçekleşmesi yolunda
kullanan, insan onuru ve özgürlükleri dışında hiçbir kutsal değer tanımayan,
temel hakları çağdaş bir istisnâ ile sınırlayan, devletin bütün
işlem ve eylemlerini tarafsız ve bağımsız yargı denetimine tabi
kılan, ancak bununla yetinmeyip yargı organları üzerinde demokratik
bir denetim kuran, siyasi ve bürokratik karar mekanizmaların-
da kadın-erkek eşitliğini sağlayan, diğer yandan değişen ekonomik,
sosyal ve kültürel gelişmelere paralel olarak hızlı karar alınmasını ve
icrasını olanaklı kılan bir anayasanın hazırlanması gerekir. Kuşkusuz
bu anayasanın tüm görüşlerin ve kesitlerin katıldığı müzakereci
bir ortamda hazırlanıp kabul edilmesi Anayasanın toplumsal barışı
sağlama iddiasını güçlendirecektir.
Yeni anayasanın, yıkıcı etkileri gittikçe artan çevre ve iklim sorunlarına
gelecek kuşakların özgürlükleri adına müdâhale direktifi
içermesi yalnızca Türkiye’ye karşı değil, aynı zamanda Dünya’ya
karşı sorumluluğun da bir gereğidir.
Değerli Konuklar,
Son bir yıldır ülkemizde hukuk ve siyaset ilişkisinin yoğunlaştığı
ve hassas bir boyut kazandığı hepimizin malumudur. Özellikle
Anayasa Mahkemesi’ne intikal eden bazı davaların doğası gereği siyasal
nitelikli olmaları yoğun tartışmaları da beraberinde getirmiştir.
Mahkeme kararları elbette tartışılabilir ve eleştirilebilir. Demokratik
hukuk devletinde bunun aksi düşünülemez. Yargı kararlarının
eleştirilmediği yerde, yargının kendisini yenilemesi ve geliştirmesi
mümkün değildir. Ancak, yargı kararlarının eleştirilebilmesi onların
bağlayıcılığını ortadan kaldırmamaktadır. Kurumlar ve kişiler
şu ya da bu sebeple mahkeme kararlarını beğenmeyebilirler. Ancak,
anayasal yetki kullanılarak verilen kararların yerine getirilmemesi
veya savsaklanması hukuk devletinde düşünülemez.
Diğer yandan, devlet organları arasındaki ilişkiler konusunda
bilgi kirliliği ve kavram karışıklığı, anayasal bir ilke olan kuvvetler
ayrılığının tam olarak anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır.
Anayasal devletin temel niteliklerinden biri olan kuvvetler ayrılığının
amacı, iktidarın tek elde toplanması sonucu temel hak ve özgürlüklerin
ihlal edilmesini engellemektir. Bu nedenle, kuvvetler ayrı-
lığı ilkesi devlet egemenliğinin üç unsuru olan yasama, yürütme ve
yargının farklı organlara verilmesini zorunlu kılmaktadır. Nitekim,
Anayasamızın Başlangıç bölümünde kuvvetler ayrımı “Devlet organları
arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet
yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı
medeni bir işbölümü ve işbirliği” olarak tanımlanmaktadır. Bu işbölümü
ve işbirliğinin şartları da Anayasada belirlenmiştir. “Hiçbir
kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi
kullanamaz” hükmünü içeren Anayasada, her bir devlet organının
yetki ve görevleri açıkça belirtilmiştir. Bu durum karşısında, tüm kurumlar
güçler ayrılığına tam bağlılık içinde görevlerini yerine getirdikleri
sürece her türlü sorunun çözümünün zor olmayacağı açıktır.
Yasama, yürütme ve yargı organlarının hareket alanlarını genişletme
çabaları güçler arası çatışmanın en belirgin sebebidir. Söz
konusu güçler kaynağını anayasa’dan almadığı bir yetkiyi üstünlük
kurmak için kullandığı sürece bu çatışma devam edecektir.
Yasama ve yürütme erki yargısal, siyasal ve demokratik kamuoyunun
denetimine tâbi olmasına karşılık yargı yalnızca kendi içinde
işlevsel bir denetime tâbidir. Halk adına egemenlik yetkisi kullanan
yargı halkın demokratik denetimine tâbi olmadığı gibi yargısal
faaliyetlere ilişkin kamuoyu oluşumunu engelleyebilecek önemli
yetkilere de sahiptir. Verdiği tüm kararlar bireylerin temel hak ve
özgürlükleriyle ilişkili olduğu dikkate alındığında yargısal yetkilerin
çok hassas dengelere işaret ettiği ve en küçük sapmada ciddî
sorunlara yol açtığı bir gerçektir.
Demokratik bir hukuk devleti olma yolunda önemli bir adım
olan ve toplumda özgürlük bilincine ciddî katkılar sağlayan Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinin yargılama yetkisinin kabul edilmesinin
ardından ülkemiz aleyhine verilen kararlar, ağırlıklı olarak,
yargı yoluyla gerçekleştirilen hak ihlallerine dayanmaktadır. 1999
yılında Avrupa Birliğinin aday statüsünü kazandıktan sonra kabul
edilen reform paketlerinin önemli kısmı yargının temel haklarla ilgili
bu ihlallerini ortadan kaldırmak amacıyla çıkarılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği ihlal kararlarının
“yargılamanın yenilenmesi” sebebi olarak usûl yasalarına girmesi
ve Anayasa’nın 90. maddesinde de temel hak ve özgürlüklere ilişkin
uluslararası sözleşme hükümleri ile ulusal yasaların aynı konuda
farklı hükümler içermesinden dolayı çıkabilecek uyuşmazlıklarda
uygulama önceliğinin uluslararası sözleşme hükümlerine verilmiş
olması, yargıçların uygulamadaki isteksizliğini ve ihmâl tekniğini
ortadan kaldırmaya yetmemiştir.
Hukukun üstünlüğü yargıcın üstünlüğü anlamına gelmez.
Anayasanın ve yasaların bağlayıcılığı vatandaşlardan önce devlet
organları ve yargı mercileri için geçerlidir. Anayasa’nın bağlayıcılığının
düzenlendiği 11. maddede bağlayıcılık sıralamasında, yargı
organlarının bireylerden önce sayılması anlamsız değildir.
Yargı belirli bir dereceye kadar değil, mutlak anlamda tarafsız
olmak zorundadır. Belirli bir noktadan sonra tarafsızlığını yitiren
yargıç, o noktadan itibaren artık yargıç değildir. Çünkü tarafsızlığın
olmadığı yerde adâlet yoktur. Verdiği kararın hukûkun üstünlüğü
ve adâlet ile bir ilgisi olamaz. Yargıç, kendisine anayasa ve yasalarla
verilmiş görevler dışında misyon üstlenemez. Unutulmamalıdır ki,
hukukun dışına çıkmakla korunabilecek bir sistem esasen korunmaya
değer değildir.
Mahkemeler adâlet dağıtan kurumlardır. Adâlet ise toplum ve
devlet hayatının en temel değeridir. Adâlet mülkün temelidir sözü
bu anlamda sâdece adliye saraylarına değil, her yargıcın vicdanına
kazınmalıdır. Unutmayalım ki, adâlete güvenin zedelendiği bir yer-
de toplumsal ve siyasal bağların çözülmesi kolaylaşır.
Millet adına
kullanılan yargı yetkisinin adâlet duygularını tatmin edebilmesi için
kararların irdelenmesi, eleştirilmesi ve tartışılması gerekir. Kurumsal
özeleştiri, yapılan görevin ve sorumluluğun doğal sonucu olup,
anayasal organlar bu özeleştiriyi yapabilme cesaretini gösterebilmelidir.
Ancak, yargı kararlarının eleştirilmesi hakârete ve güven zedelemeye
dönüştüğünde kurumsal ve toplumsal barışın bozulması
kaçınılmazdır.
Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesine intikal etmiş dâvâlarla ilgili
olarak, gerek ulusal gerekse uluslararası çevrelerce Mahkemeyi
yönlendirme, etkileme ve baskı altında tutma girişimleri büyük
bir üzüntü ile takip edilmektedir. Mahkeme üyelerinin verdikleri
oylar gözetilerek görsel ve yazılı basında hangi Cumhurbaşkanının
kimi seçtiği ve nasıl oy kullandıkları biçimindeki kategorik değerlendirmeler,
yargıçların kendilerini koruma içgüdülerini harekete
geçirerek vicdani kanaatlerini saptırmaya yönelik ağır bir saldırı
niteliğindedir. Mahkeme üyelerinin görüntülerinin her dakika televizyon
ekranlarından gösterilmesi, haber yada açıkoturumlarda
isim verilerek hedef haline getirilmesi yaşanmış elim olaylardan
ders çıkarmayanları sorumluluktan kurtaramayacaktır.
Yapılanları izliyor ve farkındayız
Haber vermekle yorum yapmayı birbirine karıştıran, bireyin değerlendirme
hakkını elinden alarak onu şartlandıran ve insan onurunu
hiçe sayan bir yayın anlayışının çağdaş dünyada örneği bulunmamaktadır.
Tüm bu olumsuzluklar Anayasa Mahkemesinin Türkiye Cumhuriyetinin
üniter yapısını koruma ve gerçekten demokratik, laik,
sosyal bir hukuk devleti olması yolundaki gayretlerini asla durduramayacaktır.
Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar
Hukuk, keyfi yönetimlere karşı bireylerin son sığınağıdır. Hukukun
olmadığı yerde özgürlük de yoktur. Özgürlük, adâlete dayalı bir
hukuk düzeninin olduğu yerde korunabilir. Bu düzenin en büyük
teminatı da hiç kuşkusuz yargıçlardır. Bu nedenle, hukuka ve onu
uygulamakla görevli yargı organlarına güvenin azalması demokratik
hukuk devletinde sonun başlangıcıdır. Hukuk, bütün kurumların
ve devletin bekasının garantisi olan adaletin en önemli aracıdır.
Bu kavramın aşındırılması, içinin boşaltılması ve en önemlisi kısır
siyasî çekişmelerin aracı hâline getirilmesi, bir topluma yapılacak
en büyük kötülüktür. Hukuku istismâr edenlerin, onu politik çıkarların
aracı hâline getirmeye çalışanların unutmaması gereken tek
şey, farklı görüşlere, düşüncelere, ideolojilere sahip toplum üyeleri
olarak herkesin farklılıklarıyla bir arada yaşamasının önkoşulu olan
hukuku ve onun üstünlüğünü zedeleyecek davranışlardan özenle
kaçınmaları gerektiğidir.
Çağdaş anayasaların yönetim biçimi konusunda tek tercihi demokrasidir.
Demokrasi, en geniş anlamda “halkın halk için halk
tarafından yönetimi” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımda belirleyici
olan ve demokrasiyi otoriter yönetim modellerinden ayıran
“halk tarafından yönetim”dir. Halkın yönetimde özne olmasıda, ancak
karar alma mekanizmalarına katılması ve belirleyici olmasıyla
mümkündür.
Demokrasilerde karar alma sürecinde belirleyici olan “çoğunluk”
ilkesidir. Sîyasi kararlar, serbest seçimlerde halkın çoğunluğunun
seçtiği temsilciler tarafından alınmaktadır. Toplumsal ve
siyasal çeşitlilik çoğunluk yönetimini pratik bir zorunluluk hâline
getirmiştir. Elbette, özellikle anayasal konularda mümkün olan en
geniş katılımla ve uzlaşmayla karar alınması idealdir.
Ancak, ger-
çek hayatta ideallere ulaşmak her zaman mümkün olmadığından
bu pratik zorunluluk çağdaş temsili demokrasilerde çoğunluk yönetimini
kaçınılmaz kılmıştır.
Ancak, modern demokrasiler çoğunluğun mutlak yönetimi anlamına
da gelmemektedir. Anayasamızın Başlangıç kısmında belirtilen
“hürriyetçi demokrasi”, aynı zamanda azınlıkta kalanları korumak
için çoğunluğun mutlak iktidarının sınırlandırılması gerektiğini ifade
etmektedir. Özgürlüklere tehdit oluşturması bakımından bir kişinin
sınırsız iktidarı ile çoğunluğun sınırsız iktidarı arasında özde bir
fark yoktur. İktidarın yozlaştırıcı doğası ve tarihsel tecrübe dikkate
alındığında bu durum daha iyi anlaşılacaktır. Lord Acton’un ifade
ettiği gibi “iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır.” Siyasi
iktidarın sınırlandırılması gerektiği fikri bu temel varsayımdan
hareket etmektedir.
Esasen anayasa yargısının meşruiyeti de temel hak ve özgürlükleri
korumak için çoğunluğun iktidarını sınırlandırma işlevinden
kaynaklanmaktadır. Siyasal iktidarları anayasal çerçevede tutmanın
en etkili yollarından biri olarak kabul edilen anayasa mahkemelerinin
aslî görevi, anayasal devletin teminatı olarak, ferdin hak ve özgürlüklerini
devlet otoritesini kullanan diğer kurumlar karşısında
korumaktır. Bu vâroluş hikmetinden uzaklaştığı ve bireysel hakları
koruyamadığı takdirde anayasa mahkemeleri meşruiyet kriziyle
karşı karşıya kalmaya mahkûmdur.
Bu arada hemen belirtmek gerekir ki, ülkemizde anayasa yargısının
demokratik meşruiyeti açısından tartışılan bir sorun da anayasallık
denetimi yapan organın oluşumunda parlamentonun devre
dışı bırakılmasıdır. Bilindiği üzere, anayasa yargısına yer veren modern
demokrasilerde parlamento şu ya da bu ölçüde anayasa mahkemelerinin
üye oluşumuna katılmaktadır.
Bu, anayasa mahkeme-
lerinin Kelsen’in ifadesiyle, “negatif yasa koyucu” oldukları gerçeği
karşısında kaçınılmaz bir gerekliliktir. Nitekim 1961 Anayasası bile
Anayasa Mahkemesi üyelerinin üçte birinin yasama organı tarafından
seçilmesi yöntemini benimsemişken mevcut Anayasamız, dönemin
şartlarına ve siyasal kurumlarına bir tepki olarak, Anayasa
Mahkemesi’ne parlamentonun üye seçmesine kapıları tamamen
kapatmıştır.
Bugün gelinen noktada anayasa yargısı ile yasama organı ilişkilerindeki
bu güvensizliğin ortadan kaldırılması için egemenlik yetkisi
kullanan anayasa yargısının ulus iradesiyle bağlantısının kurulması
gerekliliği açıktır. Yapılacak seçimlerde liyakatin ve objektif
kriterlerin esas alınacağı bir yöntemin öngörülmesi, bu konudaki
olumsuz sonuçları ortadan kaldıracaktır.
Demokratik hukuk devletinin varlık nedeni, bireyin doğuştan
ve sadece insan olmasından dolayı sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerini
etkili bir şekilde korumaktır. İnsan haklarının özü, insan
onurunun bir değer olarak korunmasıdır. İnsan ya da insanlık
onuru denilen değer, kişinin ancak insanca yaşama tarzının korunmasıyla
olanaklıdır. İnsan onuruna saygı, insanın ne olacağına ve
nasıl olacağına kendisinin karar vermesini gerektirir. Köleliğin kötülüğü
köle olanın kendi kararını kendisinin verememesinde, efendisinin
idaresine tâbi olmasında, kısacası özne değil nesne olmasında
yatmaktadır. Oysa, özgürlük kişinin nesne değil özne olmasını
gerektirir.
İnsan onurunu temellendiren, demokratik hukuk devletinin olmazsa
olmaz koşullarından biri de kuşkusuz, düşünceyi ifade özgürlüğüdür.
Anayasa ve yasalarda hak ve özgürlüklere verilen yer, ulusların
kültür ve uygarlık alanında ulaştıkları düzeyin bir göstergesi olarak
kabul edilmekte, düşünce özgürlüğü ise ülkelerin demokratik sicilinin
saptanmasında en belirgin ölçü sayılmaktadır.
Alman Anayasa Mahkemesi de birçok kararında düşünce özgürlüğünün
hürriyetçi demokratik düzen için kurucu bir nitelik taşıdığını,
bu düzenin hayat öğesi olan sürekli düşünsel hesaplaşmanın
ancak bu özgürlüğün varlığı ile mümkün olacağını belirtmiştir.
1982 Anayasasında düşünce özgürlüğü “düşünce ve kanaat
özgürlüğü” ve “düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü” olarak
iki ayrı maddede düzenlenmiş olsa da, bu kavramla her zaman düşünceyi
açıklama özgürlüğü anlatılmak istenmiştir. Bu özgürlük,
insanın serbestçe bilgilenmesi, düşüncelere ulaşabilmesi, onları
başkalarına iletebilmesi, düşünce ve kanaatleri nedeniyle suçlanamamasıdır.
Bireyin iç dünyasından çıkmamış ve toplumun beğenisine sunulmamış
bir düşüncenin anayasal korumaya ihtiyacı olamaz. Farklı
düşüncelerin ifade edilmesinin yasaklanarak, tarihsel, toplumsal
ve siyasal olaylarda “tek doğrunun” varlığını savunmak demokrasinin
birlikte yaşamayacağı tabular yaratmaktan öte sonuç doğurmamaktadır.
Aynı olguların farklı kişilerde farklı algılama sonucu
farklı inanç ve kanaatlere yol açtığı biyolojik bir gerçektir. Bireyin
yerine geçerek onun ne düşünmesi ya da nasıl hissetmesi gerektiğine
karar vermek ancak “dayatma” kavramıyla tanımlanabilir. Oysa,
demokrasiler tartışma ve aykırılıkların olmayışı üzerine değil, tam
tersine, onların varlığı ve etkinliği üzerine kuruludur.
Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk, “Özgürlük olmayan
bir ülkede ölüm ve yıkım vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun
anası özgürlüktür” ifadesiyle tüm tabulara karşı çıkarken
şöyle diyordu: “Ben manevî miras olarak kalıplaşmış hiçbir düstur
bırakmıyorum. Zaman süratle ilerliyor.
Böyle bir dünyada asla
değişmeyecek düsturlar getirildiğini ileri sürmek aklın ve bilimin
gelişmesini inkar etmek olur. Benim manevi mirasçılarım yalnızca
aklın ve bilimin rehberliğini benimseyenlerdir.”
Georges Clémenceou’nun “konuşan ülkelerde zafer susan ülkelerde
utanç vardır” sözünün devamı olarak ifade özgürlüğünün
ve çoğulculuğun gönül birliğimizi ve bütünlüğümüzü pekiştireceği
çoklukta birliğin bizi güçlendireceği açıktır.
Demokrasi rejimlerin en yüreklisi olarak tarif edilirken, yalnızca
ilgi uyandırmayan, tedirgin etmeyen düşüncelere değil, tersine,
toplumu inciten, sarsan görüşlerin sergilenmesine de izin verdiği
için yüceltilmiştir.
Irkı ve rengi ne olursa olsun, inansın inanmasın, her insanı aziz
kılan, kendini ifade edebilmesi ve insan olma onurudur.
Düşünceyi ifade özgürlüğünün “içinden düşün”, mantığına
indirgenerek hapsedilmesi bu özgürlüğün ortadan kaldırılması ile
eşdeğerdedir. Şiddet olgusu ile ifade özgürlüğünün birbirinden
ayrılmasının öncelik kazandığı ortadadır. Savaş dili değil barış dili
argümanlarını kullanarak kendini ifade edenlerin insanlık onuru
korunmalıdır. Bireylerin kendilerini ifade edebilmeleri, konuşabilmeleri,
uyuşmazlık ve kavga yerine çözüm ve barış getirir. Konuşamadığımız
yerde ancak kötülükler üretiriz. Düşünceyi açıklama
özgürlüğü, herkesin kendi kimliğiyle ortaya çıkmasına olanak sağlayan,
sahteliği ve ikiyüzlülüğü yok eden onurlu bir hayatın sigortasıdır.
Herkesin aynı şekilde düşünmeye ve inanmaya zorlandığı bir
ülkede çoğulcu demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Tek
doğru anlayışı etrafında toplumu şekillendirmek isteyen bir siyasi
yapı, bir adım ötede siyasi vesayetçiliğin tuzağına düşecektir. Vesayetçilik,
bireyin ve toplumun henüz olgunlaşmamış, iyi ve kötü
ayrımını yapamayan varlıklar olarak görülmesinden kaynaklanır.
Alman filozof Kant’ın ifadesiyle, tasavvur edilebilen en büyük despotizmin
doğduğu yer de tam burasıdır.
Türk milleti demokratik, lâik ve siyasal gelişimini kimi olumsuzluklara
rağmen büyük bir özveriyle sürdürmeye devam etmekte,
demokrasi ve lâiklikten birinin diğerine tercih edilmesinin bilimsel
açıdan yanlış, siyasal yönden de tehlikeli olduğunu çok iyi bilmektedir.
Dinin Devlet yönetimi ve siyasetten arındırılarak özgün yapısı
içinde korunması, farklı inanç ve dinlerin ya da inançsızlıkların bir
arada yaşamasının temel güvencesi olan laiklik bir büyük “barış projesi”
olarak Türk toplumunun koruması ve güvencesi altındadır.
Bireyin siyasal yapının oluşumuna özgürce ve eşit olarak iştirak
edemediği, bir azınlığın ya da çoğunluğun inançları nedeniyle siyasal
katılımdan uzaklaştırıldığı yerde demokrasi olmayacağı gibi
lâiklikten de söz edilemez. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi farklı
olanı yani “öteki”ni kendi varlığının ve var oluşunun teminatı olarak
görmeyip onu yok edilmesi gereken bir “düşman” olarak nitelediği
müddetçe, çağdaş demokrasinin muhtaç olduğu hoşgörü ve
çoğulculuğu sağlamak mümkün değildir. İşte tam da bu noktada
laik devlet gücüne yaşamsal değerde ihtiyaç duyulmaktadır.
Çoğulcu ve katılımcı devlet, bir orkestra şefi gibi farklı sesleri
ahenkli hale getirme becerisini gösteren, maskeli toplum ve ikiyüzlü
birey ahlakının oluşumuna izin vermeyen devlettir.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Gücünü özgürlüklerden alan demokrasinin özgürlük alanını genişlettikçe
bağışıklık sistemini de güçlendireceği açıktır. Toplumu
kendi içinde ayrıştıran, onu devletine karşı soğutan, insanlık onurunu
işkenceye tabi tutan bir yönetim anlayışı çağdaş dünyada yer
bulamayacaktır.
Hukuk dışı yollardan güç alarak rejimi ya da ülkeyi kurtarma
girişimlerinin ülkenin batışını hızlandırmaktan başka işe yaramayacağı
bilinmelidir.
Çağın kenar mahallesinde yaşamamak için uygar dünyayla tanışmak
ve kimliğimizi kaybetmeden bütünleşmek zorunluluktur.
Evrensel kavramlara farklı anlamlar yükleyerek evrensel dilin ortadan
kaldırılması çağdaş dünya ile bağlantımızı koparacaktır.
Bugün sorunları çözmek için harcanması gereken çabadan daha
çok, sanki çözülmemesi için büyük çaba sarf ediyoruz. Sorunlar ötelenmekte
gerginlik tırmandırılmaktadır.
Toplumun siyasal, etnik ve dinsel kesimleri arasında ciddi bir
güven bunalımının olduğu saklanamaz bir gerçektir. Güvensizlik
kavgayı ve dayatmaları da berâberinde getirmektedir. Gücü elinde
bulunduranlar karşı düşüncedekilerin güvensizliğini ve korkularını
ortadan kaldıracak çözümleri üretmediği sürece bu çatlak derinleşecektir.
Hissedilen korkular göz ardı edilemez. Yaşanan hayat tarzlarının
ideoloji haline geldiği bir dünyada duyulan güvensizlik ve
korkular âcilen değerlendirilmeye alınmalıdır. Aksi hâlde, her şeyin
rejim sorunu haline getirildiği ülkemizde birlikte yaşama koşulları
daha da ağırlaşacaktır.
Şu günlerde, kişisel, toplumsal ve kurumsal uzlaşmaya her zamankinden
daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Anayasal sorunlarımızı
çatışmayla değil, hukuk kuralları çerçevesinde karşılıklı diyalog
ve uzlaşma yoluyla çözmek zorundayız. Siyasi kutuplaşmaların bu
ülkeye ağır bedeller ödettiği hepimizin malumudur. Demokrasi ve
hukukun üstünlüğü temelinde çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur.
Demokrasi kurum ve kurallar rejimidir. Kurumlar, kurallara uyarak
görevlerini yaptığında kriz olarak görünen sıkıntılardan da demok-
ratik hukuk devleti güçlenerek çıkar.
Önceki nesillerden devraldığımız
medeniyeti, kültürü ve geleneği yıkıcı ve olumsuz unsurlardan
arındırılmış bir şekilde gelecek kuşaklara devretmek hepimizin
ortak görevidir. Unutmayalım ki tek bir Türkiye var. Kaptanından
güvertedeki yolcularına kadar hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu
geminin sağlam, güvenilir ve huzurlu bir şekilde yol alması hepimizin
en büyük amacı olmalıdır. Gün, ayrılıkları öne çıkarma, toplumsal
ve siyasal kutuplaşmaları körükleme günü değildir. Gün,
farklılıklarımızı zenginlik kabul edip bir arada, refah ve özgürlük
içinde yaşamak için elimizden geleni yapma günüdür. Gün, demokratik,
lâik ve sosyal hukuk devleti olarak çağdaş uygarlık düzeyine
ulaşmak için bir adım daha atma günüdür.
Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar,
Konuşmamın sonunda, yaş sınırı nedeniyle 12 Haziran 2007 tarihinde
emekliye ayrılan Anayasa Mahkemesinin saygı değer Başkanı
Tülây Tuğcu’ya bundan sonraki emeklilik hayatında sağlık,
esenlik ve mutluluk içinde geçirecek uzun bir ömür diliyorum.
Katılmakla onur verdiğiniz kuruluş yıldönümümüzde sizleri
aramızda görmekten dolayı şahsım ve mahkememiz adına en iyi
dileklerimi ve saygılarımı sunuyorum.