Osmanlı’da devletin temel yapısı, iradenin padişaha ait olduğu konusunda bir temel yanlış vardır. Oysa Osmanlı’da istişare ve mutabakat esastır. Padişahların her şeyi belirlemek gibi bir özellikleri yoktur. Son 200 yılın padişahlarının hepsi maaşlıdır. Şimdiki cumhurbaşkanlarının olduğu gibi özel ödenekleri de vardır.
Hatta Meşrutiyet anayasası padişahın yetkilerini sınırlamıştır. Abdülhamit’in yetkileri şimdiki Cumhurbaşkanı’ndan fazla değildir. Yani şu anda cumhurbaşkanlarımız padişah yetkisindedirler. Hatta Cumhurbaşkanının yetkileri daha fazladır da diyebilirim.
Bizde Meclis’in bu derece yetkili ve temsil gücüne sahip olması, Milli Mücadelenin Meclisli yürütülmesini zorunlu kıldı. Erzurum Kongresi bu manada ilk adım, Sivas Kongresi ikinci adımdır, Ankara üçüncü adımdır. Erzurum ile Sivas birbirinden farklıdır, Sivas ile Ankara da birbirinden farklıdır. Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi’ne sade iştirak eden bir kişidir. Yani kongrenin toplanma kararı bir heyet tarafından alınmıştır. Bu da Mustafa Kemal’den önceye ait bir karardır. Kendisinin Samsun’a çıkmasından sonra Erzurum vaki olmuştur. Oraya davet edilmiştir. Hatta orada kongreyi tertip edenlerden ‘Yaver üniformalarınızla gelmeniz bizi baskı altına almanız anlamına gelir, toplantıya sivil gelin’ şeklinde bir çıkış olmuştur. Nihayetinde Erzurum Kongresi’nin fotoğraflarına bakarsanız, çarşıdan alelacele, eşin dostun temin ettiği sivil kıyafetler içinde bir Mustafa Kemal görürsünüz.
Eğer ‘Meclis’ kelimesinin bir anlamı varsa, istişarenin bir anlamı varsa işte bizdeki 1. Meclis’e bakın. Muhteşem bir tablodur orası. Herkesin fikrini sakınmaksızın, hiçbir şeyden endişe duymaksınız savunabildiği, gruplaşmaların bulunduğu, alabildiğine tartışmaların devam ettiği bir Meclis’tir o.
23 Nisan’da Meclis açılmış, 24 Nisan’da da Ankara’da bir Arap heyeti var. Bunlar Mustafa Kemal’e “Paşa, İngilizler ve Fransızlar bizi kandırdılar. Bağımsızlık vereceğiz dediler, vermeyecekler” diyerek birleşmek konusundaki arzularını iletiyorlar. O da “Milli mücadele haktır. Gelecek, İslam ülkelerinin hepsinin tek tek bağımsızlıklarını kazanmalarından geçmektedir. Bir federasyon şeklinde mi olur, konfederasyon şeklinde ki olur. O zaman birleşmenin şartlarını düşünürüz” dediği de gizli celse kayıtlarında vardır.. Mustafa Kemal, Meclis’te de Osmanlıdaki hilafetin uygulanışının yanlış olduğunu söyler. Ama hilafetin, Meclis’in manevi şahsına teslim edilmesine de katkıda bulunur. Sonuçta Mustafa Kemal der ki “Günün birinde İslam ülkeleri bir araya gelip hilafet makamında yeniden birisinin olmasına karar verirlerse o zaman yeniden ihya edilebilir”
1. Meclis çok renklidir ve farklı sesler vardır ama bunlar acımasızca susturulmuştur. Katılıyor musunuz buna?
‘Mustafa Kemal’in elinde çok büyük yetkiler var. Karşı çıkmak olmaz’ demeden Ali Şükrü Bey gibi isimlerle muhalefetini ortaya koyabilen, karakter sahibi, her birisi bugün Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet varsa şükranla anmak zorunda olduğumuz kişilerden oluşur. Mustafa Kemal kafasındakileri o Meclis’le yapamayacağını gördü. Cumhuriyetin inşasına zaten peşinen karar verilmiş. Bu Meclis’e bunu kabul ettirebilmenin imkanı olmadığı için tasfiye kararı veriyor.
“DİKTATÖR MANZARASI”
Karar verilmiş derken, kim karar vermiş?
Mustafa Kemal’in kendisi. Durumun nasıl bir emrivaki olduğu konusunda şunu söyleyeyim. Bu sadece 1. Meclis için değil, 2. Meclis için de geçerli bir üsluptur. Yani emrivakiler, bir şeyi fazla tartıştırmadan, zihinlerde indirilip kaldırılmasına izin vermeden, farklı fikirlerin dile getirilmesine imkan bırakmaksızın, bir oldu bitti manzarası olduğunun daha iyi anlaşılabilmesi için söylüyorum: Yanlış hatırlamıyorsam Rauf Orbay, Cumhuriyetin ilan edilmesinden 3 gün öncesine kadar başbakandır. İstanbul’a gelmiş, evinde oturuyor. Yani devletin yönetim şeklinin değiştirileceği karardan, - Cumhuriyetin ilanından- 3 gün öncesinin başbakanının haberi bile yoktu. Gazetede okumuş. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in emrivakiliği Milli Mücadeleyi beraber yaptığı, beraber yürüdüğü insanlar için dahi geçerlidir. Onun için bu tamamen bir dayatma, emrivaki. Başka türlü bunu aşmanın mümkün olmadığını düşünüyor.
Muhalefet sindiriliyor yani?
Hiç şüphesiz sindiriliyor. Şöyle söyleyeyim: Biz tabloları hep günümüzle yan yana koymak zorundayız. Yalnız bu, Mustafa Kemal’i haklı gördüğüm manasına gelmez. Bugün de liderlerin her dediği yapılmıyor mu? Bir takım suikastlar yaşanmıyor belki ama her dediklerini yaptırıyorlar. Liderle yürümeye alıştığı bir halk ve karşı çıkanın ezildiği, devre dışı bırakıldığı bir çark. Biz hep böyle alışmışız. O bakımdan Hüseyin Avni Ulaş gibi, Ali Şükrü Bey gibi son derece basiret sahibi, şahsiyetleriyle bizim övünç kaynağımız olan insanlar var. Bu insanların sindirilmiş, katledilmiş olmalarının tasvip edilir bir yanı yok.
Atatürk, Fethi Okyar’a “Bir Fransız gazeteci geldi. Konuştuk, görüştük, ülkesine gitti, gazetesine yazdı. Benim için diktatör diyor” der. Fethi Okyar da “Estağfrullah” diyor. Atatürk de “Hayır, doğru. Öldüğüm zaman arkamda bırakacağım manzara bir diktatörlük manzarası..” der ve Okyar’dan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurmasını ister. Yani Atatürk içinde bulunduğu siyasi fotoğrafın farkındadır.
“BU ÇETEDEN BİZİ KURTAR”
Partiyi kurduruyor ama kapattıran da kendisi?
Elbette. Ama kapattıranın kendisi olmasından ziyade Fethi Okyar’ın partisinin inanılmaz destek görmesidir. Partinin programında “Dine saygılıyız” yazar. Sadece bu cümle ile Türkiye’deki bütün insanlar bir anda çığ gibi Serbest Fırka’yı desteklemeye başlar. Halk “Bu çeteden bizi bu kurtarır” diye düşünmüş ve bu partiye yoğun ilgi göstermiştir.
Ne kadar çabuk bıkmış halk. Bunun sebebi nedir?